18 Haziran 2012 Pazartesi

From Paris with love: 4. gün

4. gün, Paris'in en yüksek tepesine konuşlanmış olan Sacre-Coeur kilisesini görmeye gidiyoruz. Bu görkemli kiliseye, 12. metro line'ının Lamarck Caulaincort istasyonundan 5 dakikalık yürümeyle gitmek mümkün. 



Kilisenin tavanında, Fransa'nın en büyük mozaiği mevcut. Bu büyük İsa resminin altında "İsa'nın yüce kalbine minnettar olan Fransa" anlamına gelen latince bir cümle yazıyormuş. Sacre-Coeur'ın anlamı da Kutsal Kalp demekmiş zaten.

İçeriyi gezdikten sonra arkadaki dev çan kulesini farkediyoruz. Kulenin en tepesi bütün Paris'e hakimmiş ama o kadar merdiveni çıkmaya cesaret edemiyoruz bi an çünkü zaten Sacre Coeur'a da bir hayli merdiven çıkarak ulaşıyoruz. Ayrıca kulenin içinde yine Fransa'nın en büyük ve en ağır çanı da varmış. Kilisenin arka sokaklarına doğru yürümeye başladığımızda daracık sokaklar, çok sevimli hediyelik eşya dükkanları ve sıcak şarap satan bi cafe görüyoruz. Aynı zamanda burada resminizi çizmek için bekleyen bir sürü ressam da mevcut. O kadar hızlı ve o kadar çok konuşuyorlar ki itiraz edip gitmenize dahi müsaade etmiyorlar. Yalnız benim gibi merakınıza yenilip çizdirmek istemenize falan hiç gerek yok, çünkü oldukça alakasız çiziyorlar :)

Ressamlar Meydanı
Biraz daha dolaşıp Ressamlar Meydanı'nı keşfettikten sonra arka tarafta Dali Espace tabelası görüp peşinden gidiyoruz ve kocaman bir Dali sergisi bizi bekliyor. Tabii içeride yine rehberle Dali'nin eserleri hakkında tartışan anaokullu çocuklar var.



Burdan dönüş ise benim cahilliğim; kilisenin önündeki meydanın Amelie'de gördüğümüz atlı karıncalı meydan olduğunu ancak dönerken farkediyorum... Ama artık çok geç; Oscar Wilde'ın mezarını ziyarete giden arkadaşlarımdan ayrılıp Stade de France'ın tur saatini yakalayabilmek için metroya koşuyorum!

Street art :)
Bensiz Renzo Piano'nun ofisine gitmelerine ise sözüm yok!

Burası mezarlık!
James Morrison'un mezarı.
Oscar Wilde.
Mezarlıktan: "Can you show me thay to to next whiskey bar?" :)
Stade de France, Avrupa'nın 5. büyük stadı malum. Şehirdeki bütün konserler, operalar bu statta yapılıyormuş genelde. Ben de kendisini görmek için korkulu rüyam olan ve ilk günümüzde yolumuzun düştüğü Gare du Nord'a -üstelik yalnız- gidiyorum. Stat D hattında ve kendi adını taşıyan durakta görünüyor haritada, yani bayaa bayaa banliyöye gidiyorum. Trendeki yolcu profiliyle iyice tırsaraktan "Neyse çok kötü bi yerse hemen geri dönerim trene binip" diyorum ama istasyondan inince adeta junior bir Maslak görünce cesaretleniyorum birden.


Yine 5 dakikalık bir yürüşten sonra stada girip 15 Euroluk tur biletimi alıyorum, (ki oha, Louvre'a bile 10 Euro vermiştik!) 2 Fransız, 1 italyan, 2 Arap ve bir Türk olarak adeta fıkra gibi olan grubumuzla ve "istersen jakuzileri ve masaj odasını birlikte test edebiliriz höhöhö" diyen geveze rehberimizle stadı gezmeye başlıyoruz.





Stadın ne özelliği var derseniz; bence sıfır. Rehber, tribünün iki tarafında duran ekranların bir tenis kortu büyüklüğünde olduğunu iddia ediyor ama masa tenisini ima etmiş olmalı diye düşünüyorum ben. Onun dışında sahaya en yakın olan tribünler atletizm oyunları düzenleneceği zaman falan içeri doğru itilince 15bin koltuk kayboluyormuş ortadan.

Butikten de birkaç parça eşya aldıktan sonra çıkınca arkadaşlarımla Opera Meydanı'ndaki Starbucks'ta buluşuyorum. Opera binasının güzelliği ve ihtişamı bir yana, ona doyamıyoruz zaten ama burdan "yurtdışındaki Starbuckslar bok gibi yeaa" diyen ekşisözlük'teki yazar arkadaşlara bu fotoğrafı hediye etmek istiyorum. Gayet şık, neredeyse Türkiye'de lüks diye geçinen birçok restauranttan daha güzel ayrıca. Ve aşırı kalabalık, yer bulmak sürekli sıkıntı.



Sonra Opera binasının arka taraflarında yürümeye başlıyoruz, yani şu meşhur pasajlara, Printemps'e ve Galerie Lafayette'lere doğru. Bu binalar Paris'in en gözde alışveriş merkezleri, yanyanalar ve iç taraflarından birbirilerine geçişler var. Birçok markanın indirimli ürünlerini burda bulmak mümkün.




Ve en sonunda Paris Türkiye Büyükelçiliği'nin, daha önce de pek çok kez namını duyduğumuz binasını görmeye gidiyoruz. Bina, üç adet silindirin yan yana koyulduğu düşünülerek yapılmış. Ancak yan tarafında bahçe ile çevrilmiş eski bir binanın üstünde de Türkiye bayrağı. İçeriyi pek göremediğimiz için devam ediyoruz tabii.



Daha sonra bu güzel muhitte yürümeye başlayıp yemek yiyebileceğimiz bir yer arıyoruz. En sonunda bir Uzak Doğu restoranına girip bir güzel karnımızı doyuruyoruz ve çıkışta da meşhuur Nicolas'tan şaraplarımızı alıyoruz. Tabii soğuktan dolayı bu şarapları nehir kenarında içememek hepimizi üzüyor. Bu sırada tesadüfen keşfettiğimiz bir şey ise, saat 10'a gelmesine rağmen bir fırının önünde kuyruk var. Sebebi ise bagetlermiş ama biz de geri kalmayıp test ettik onayladık, hayatımızda yediğimiz en lezzetli ekmekti!

Geliyoruz hayatımızın hatasını yapıp akşam vakti Eiffel'e çıkmaya... Dünyanın en soğuk saatleri olmasına aldırmadan Eiffel'e gidip asansör sırasına gidiyoruz ve o anda Paris'e kış mevsiminde gelmenin avantajını yakalıyoruz, sırada en fazla 10 dakika bekliyoruz! 


Yukarı çıkarken en şaşırdığımız şey, asansörün durduğu orta kattaki restoranın yanında bir buz pateni pistinin olması! Ortasında da minyatür bir Eiffel var. 'Neden?' sorusunun cevabını ise bir türlü bulamıyoruz.


En üste çıktığımızda ise gördüğümüz manzara tabii ki şahane. Rüzgar ise pek bi' çılgın! Ben soğuktan neredeyse ağlamak üzereyim ama orayı bırakıp inmek istemiyorum hiç. Ancak orada geçirdiğimiz yarım saatlik süre zarfında hiçbirimiz daha fazla dayanamıyoruz ve kuleden inip sıcak bir şeyler içmek için kendimizi en yakındaki restauranta atıyoruz.


Gece vakti tesadüfen girdiğimiz bu restaurantta ise güzel bir sürpriz ile karşılaşıyoruz; restaurantın sahipleri de garsonları da Malatyalı :) Kreplerimizi yiyip pek uzun bir süre kendileriyle sohbet ettikten sonra mekandan ayrılıyoruz. Yolda benim soğuktan söylenip, "Of gerçekten çok üşüyorum, hayat çok zor." demem üzerine ise vurucu cümle Ceren'den geliyor: "Yarım saat önce Eiffel'in en üstündeydin, ne zorluğundan bahsediyosun?"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder