9 Eylül 2012 Pazar

Santral'de 4 Dev: Red Hot Chili Peppers


Red Hot Chili Peppers, sanırım dünya üzerinde bu kadar yetenekli adamın bir araya gelebildiği nadir gruplardan. Flea'nin mükemmel bası, Anthony'nin eşsiz sesi, Chad'in güçlü kolları ve Josh'ın tınıları... Ya da John mu demeliydim?

Bu adamlar ile herkesin küçüklüğüne dayanan bir hikayesi vardır. Ben mesela, ortaokuldayken bilgisayarda abimin müzik dosyalarını karıştırıp, "Red Hot Chili Peppers mı, haha ne komik isimmiş" diyerek açtığım Californication şarkısını amaçsızca ezberlemeye çalışarak başladım onları dinlemeye. Ardından bütün albümü dinleme ve ezberleme çabalarım, abimin onları takip etmesi ve bir şekilde By the Way albümünü bilgisayara yüklemesiyle bağımı koparmadım. Stadium Arcadium'da ise onun evden ayrılmasıyla iş başa düşmüştü ve ben de artık hatrı sayılır bir RHCP takipçisiydim.

Tabii o yaşlarda insan grup üyeleri nasıl insanlar, nasıl çalıyorlar bası, nasıl hissediyorlar şarkıyı diye pek düşünmüyor. Bu yüzdendir ki John Frusciante'nin gruba gel-gitlerinden bi'haber yaşamak beni çok etkilemiyor. Gel gör ki 20 yaşında, I'm With You ile yeni bir devrin başladığını farkediyorum.


Peki konser başlamadan neden "gitmek istemiyorum" tribine girdim bilmiyorum. Pozitif'i severim ve güvenirim, ama kötü bir organizasyon olacağını düşünmüştüm kalabalığa bağlı olarak. Nitekim herkes de öyle olduğunu iddia etti ama, ben konser öncesinde, sırasında ya da sonrasında sıkıntı yaşamayan şanslı azınlıktanım sanırım. Gitmesem kendimi öldürebilirmişim o ayrı.



Gelelim konsere... Grup sahneye çıkıyor. Red Hot Chili Peppers dinlediğime inanamayarak boş boş bakıyorum bir süre. Anthony, Flea, Chad ve Josh. John'la hep karşılaştırıldığı ve yetersiz bulunduğu için zaten sahiplenme moduna geçtiğim Josh'un Türk bayraklı t-shirt'ü bi' 'neden?' dedirtiyor ama incittiği ayağıyla oturarak çalması ve yine şahane işler çıkarmasıyla kalbimi milyonuncu kez kazanıyor. Monarchy of Roses ile başlayan konser benim için Dani California, Can't Stop, Scar Tissue (hiç sorma hiç) ve Look Around'ın arka arkaya gelmesiyle zaten şahane giderken, birkaç şarkı sonra Did I Let You Know'da İlhan Erşahin'in gelmesi gecenin sürprizi oluyor! Üstelik gecenin başında saksafon seslerini duyduğumuzda arkadaşımın "Aslında bu İlhan Erşahin konseriymiş" diye geyik yapmasının üzerine onu sahnede görmek bizim için çok daha şaşırtıcı! Karizmatik duruşu ve mahcup tavırlarıyla sahneye de çok yakışıyor üstelik.


Derken Under the Bridge, Californication ve By The Way ile kapanışı yapıyoruz ki daha güzelini düşünemiyorum. Bis'e çıktıklarında da Give It Away'de biz coşuyoruz, ve bir Jam bekleyeni olmasam da Josh ve Flea'yi birkez daha birlikte çalarken görmek için nefes dahi almadan bu iki şahane adamın karşılıklı atışmasını izliyorum. Üstelik Josh'un yerdeki Flea'nin yanına kırık ayağıyla gelip oturması ise ayrı bi' güzellik. Bu kadar uzun bir bis de beklemiyordum ama adeta isimlerine en çok yakışanı yapıyorlar.


Herkesin hemfikir olduğu üzere, konserin frontman'i aslında Flea oluyor. Bis'e amuda kalkmış bir şekilde çıkması, bir an bile yerinde durmaması ve konser bitiminde "Support music!" temalı konuşması daha cabası. Konser boyunca seyirciyle iletişimleri de "eh" düzeyinde aslında. Tabii Anthony'nin "Ben Bebek'e taşınıyorum. Flea Galata'ya, Chad de neden bilmiyorum ama Asya yakasına. Josh ise bir karavanda nehir kenarında yaşayacak." (Burda korkarım ki İstanbul Boğazı'nı kastediyor.) dediğini saymazsak :)

Konserin bizim için en  şaşırtıcı tarafı ise, çıkışta grup üyelerine rastlamamız oluyor. Trafik sağolsun taksimizi Kabataş'tan götürürken ve ben takside uyuklarken, arkadaşımın "Bakın grup üyeleri!" diye bağırmasıyla uyanıyorum ve yanımızda yolda, az önce bize hayatımızın en güzel saatlerini yaşatan adamları görüyoruz; kucağında uyumuş bir bebekle Flea, Anthony ve Chad! İnip yanlarına gitsek mi tereddütünü yaşıyoruz ama Flea'nin bebeği var diye çekinip vazgeçiyoruz. Üstelik bugün tesadüfen okuduğuma göre Anthony pek hoşlanmazmış böyle şeylerden. Neyse, kafamızdaki kusursuz halleriyle kalıyorlar :)

Son olarak, evet anladık, John Frusciante'siz bir Red Hot Chili Peppers birçoğunuz için eksik... Ama Josh Klinghoffer da boru değil, di mi?


23 Temmuz 2012 Pazartesi

Barca ve animasyon aşkı!

Tesadüfen gördüm, Barcelona bu yaz oynayacağı hazırlık maçları için animasyon bir video klip yayınlamış. Noel için hazırladıkları animasyona benziyor. Çok tatlı!

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Shake hands with devil #2

Luis Suarez, Patrice Evra ile yaşadığı ırkçılık sorunundan sonra içini Uruguay basınına dökmüş. Evra'ya "negro" dediği için 8 maç ceza alan Suarez, karardan sonra haksızlığa uğradı için ağladığını söylemiş.

John Terry'nin mahkemece suçsuz bulunduğu bir dünyada Suarez'in bu açıklamalarını okumak çok üzücü. Çünkü Manchester United tarafından haksızlığa uğradığını belirtmiş ve takımdaki herkesin de buna inandığını söylemiş. Ancak United'ın medyada çok büyük bir gücü olduğu için medyanın da kendisine karşı dürüst olmadığını belirtmiş.

Suarez'in dikkat çekmek istediği bir diğer konu ise el sıkışma meselesi. 11 Şubat'taki MAnchester United-Liverpool maçında ekranda hepimiz Suarez'in Evra'nın elini sıkmak istemediğini görmüştük. Ancak Suarez'e göre durum pek de öyle değil: "Maçtan önce karıma, menajerime ve yöneticilerime Evra'nın elini sıkacağıma dair söz vermiştim. Evet onun yüzünden ceza almam söz konusuydu ancak el sıkışmakla ilgili bir problemim yoktu. 'Neden olmasın' diye düşünmüştüm. Ancak İngiliz medyası sadece benim onun önünden geçtiğim anı gösterdiler. Evra'nın da elini aşağıda tuttuğunu ekrana yansıtmadılar. Sadece Uruguay ve İspanya basını benim de onun elini sıkmak istediğimi gösterdi." (Ki görsele bakarsak adam haklı.)

Mahkeme kararından sonra eve bitkin bir halde döndüğünü söyleyip, ağlamak ve sağı solu tekmelemek istediği halde kızı evde olduğu için bunları yapamayan, onun yüzünden ceza aldığı rakibinin elini sıkacağına dair karısına söz veren bir adamın gerçekten ırkçı sözler söylediğine inanmak çok güç. Ancak sonuç ne olursa olsun, insanları ırkçılıkla suçlamanın da en az ırkçı harekette bulunmak kadar yaptırımı olmalı sanıyorum.

10 Temmuz 2012 Salı

Güzel kaybeden Andy Murray


Wimbledon 2012 şampiyonu Andy Murray olamadı.

Roger Federer oldu demiyorum, Andy Murray olamadı diyorum.

Brit tenisçilerin 74 yıllık Wimbledon finaline çıkamama kaderini değiştirdikten sonra, 30'unda tekrar formunun zirvesinde olan Federer'le karşılaşması talihsizlik miydi... Evet. Kendisi bu sefer gerçekten hazırdı ve gayet de iyi oynadı. Andy kötü olmasa da Federer çok iyiydi. Hatta artık şüphesiz ki tarihin en iyisi.

Aslında olay biraz "drama queen" muhabbetine kaydı evet, ancak Murray'nin maç sonrasındaki konuşması hepimizin içini burktu. (-ki bazılarımız zırıl zırıl ağlamış da olabilir) Üstelik bu ilk de değil, 2010 Avustralya Açık finalinde yine Federer'e karşı kaybeden Andy, benzer şekilde bir konuşma yapmıştı... Hatta şu meşhur, "I can cry like Roger, but it's just a shame that i can't play like him." sözünü de burada söylemişti.



İnsanlar ister loser desin isterse de dalga geçsin, kardeşi Jamie Murray'nin dediği gibi, "O, elinde mikrofonla on binlerce kişinin önünde böyle samimi ve içten bir konuşma yaptığı için dahi bir şampiyon..."



Son olarak, kendi internet sitesinde de şöyle yazmış Andy.. "Sunday was painful" demiş ve beni de bitirmiş.

"It is hard to describe the disappointment of losing a Grand Slam final, let alone as a British player at Wimbledon with such incredible home support.
You try to stay calm, hold it together and congratulate your opponent before thanking the fans, your team, the tournament staff and so on. If only it was that easy.
Having invested so much effort and received unbelievable backing, it is difficult to control your reaction. The last thing you want is to cry on court, but there we go.
This tournament, the public and my family and friends all mean a great deal. I’m more determined than ever to make sure I’m the guy lifting the trophy next time round.
Clearly I’m closer to winning that first major title and after my three previous finals ended in straight-set defeats, at least I managed to win one against Roger Federer on Sunday.
It was also my first Wimbledon final – so I’m evidently improving on grass – the best I’ve played in a Grand Slam final and the best I’ve felt on the court. I was more composed.
I felt better on the morning the match and during the entire build-up. There are plenty of good signs and even though it doesn’t get any easier to accept, I’m starting to handle certain situations better than I might have done in the past.
My team spent some time together on Sunday evening – they deserved to go out and enjoy themselves – but I wouldn’t have been good company. I went home and thought about stuff, worked things out in my head. 
The next 10 days or so are vital because the Olympics is fast approaching. I certainly won’t pick up a tennis racquet this week and I don’t know if I’ll stay in the country.
There’s a good chance I’ll try to find some sunshine; I may fly to Miami or go somewhere in Europe with my girlfriend and our dogs.
The disappointment will linger for as long as it needs to, it’s not a process I’ll rush. Sometimes getting back on the court quickly might work, but it can also have completely the opposite effect. I have to take the right amount of time off, let my body and mind fully recover.
Although I had back problems at the French Open, I have played well this year. I won Brisbane, lost a very close semi-final to Novak Djokovic at the the Australian Open, made the finals of Dubai and Miami, and reached three clay-court quarter-finals including Roland Garros.
If I can take those positive and combine them with the lessons we’ll learn from Sunday, I’m extremely confident I’ll do well at the Olympics, the US Open and beyond.
Another plus has been the contribution of Ivan Lendl since taking over as my coach in January. He is a massive help, especially when it comes to keeping cool, dealing with high-pressure situations and managing tough moments during important matches.
He’s made a big difference in the way I prepare for the majors, which is something I felt I needed or was maybe missing. Things are going in the right direction, but there’s much more to come.
Hopefully we’ll start to see that when I come back to Wimbledon for the Olympics. Sunday was painful, but the prospect of attempting to win a gold medal is already spurring me on."

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Metronomy & Two Door Cinema Club konseri

Hayatımın en mutlu 1 saatiydi.

Aylar öncesinden haberini alıp, heyecandan yerimde duramadığım o konser günü nihayet geçtiğimiz Perşembe geldi çattı. 28 Haziran günü Maçka Kçükçiftlik Park'ta Metronomy ve Two Door Cinema Club'ı izledik!

Şahaneydi! Ses sistemi daha iyi oalbilirdi tabii ama konser boyunca pek de umrumda olmadı zaten.

Önce Metronomy çıktı 20.45 gibi. Öncesinde çalan Sine ve Şehnaz'a da yetişmek istemiştim ancak staj hayatı ve zorluluğu malum... Neyse, güzel ve naif müzikleri, beyaz gömlek altı hardal pantolonlarıyla grup üyeleri adeta içimizi açtı. The Bay, Corinne, A thing for me, She wants, We broke free ve Trouble gibi şarkılarla hepimizi sakin sakin dans ettirdiler, sonra The Look ile çıldırttılar! Bir de hangi şarkıydı hatırlamıyorum ama Joseph bi' şarkıdan önce İstanbul'dan bahsederken "Her şey harika ama çok ilginç taksi şoförleriniz var, sıradaki şarkı da onlara gelsin." dedi :) Ara sıra da "Biliyoruz Two Door'u bekliyorsunuz, umarız onlarla harika bir gece geçirirsiniz." de dediler. Sonra davulcu kızımız Anna Prior'un yumuşacık sesiyle Everything goes my way'i söyemelesiyle "Tanrı kadını yaratmış" dedik ve Two Door CC için beklemeye koyulduk. Bu arada Anna Prior'un ve diğer grup elemanlarının giyim tarzlarını çok sevdik!



Bilenler bilir, Two Door'un ağır hastasıyım! Metronomy sahnedeyken de çok eğleniyordum ama bi' tarafım da bizimkiler artık çıksın ve mümkünse de çok uzun bir süre inmesinler diye bekledim için için. Derken önce Kevin çıktı sahneye ve "Hayatımın en güzel 1 saatiydi." dediğim dilim başlamış oldu..

Öncelikle The Tourist'ten Cigarettes in theatre ile başladık. Daha sonra sıralamayı hatırlamıyorum ama Undercover Martyn, Do you want it all, This is the life, Something good can work, You're not stubborn, Costume Party, Eat that up it's good for you ve What you know çaldılar. Son çıldırma noktası bu oldu tabii.. Yeni albüm Beacon'dan da bir iki şarkı çaldılar, şarkılara aşina olmasak bile yine onlar da çok eğlenceliydi. Sonra ben Come back home çalmayacaklar diye kafayı yiyecektim bi' aa nerdeyse, neyse ki bis'te I can talk ile birlikte onu da en sonda çaldılar, hepimiz mutlu mesut ayrıldık. Bu arada bi' an, Alex'e gitarını havadan atarak gönderdiler ki o anda hepimizin aklı durdu, pek cooldu!



Son olarak, böyle çılgınlar gibi dans edip de bu kadar rahat takıldığım bi konser daha görmedim. Hem en önlerdeydim, hem alanım genişti, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu; muhtemelen görüp görebileceğimiz en kaliteli dinleyici topluluğu oradaydı! Hipster diyip dalga geçmemek lazım :)

28 Haziran 2012 Perşembe

İlah

Marc Jacobs'tan sürekli ilah diye bahsediyorum... Şu videoyu izleyince de az bile söylediğimi düşündüm. Hayat felsefesi olarak edinebileceğiniz her şeyi söylemiş. Bu konuşmayı sürekli dinlemek istiyorum.

INTERVIEW: Marc Jacobs from Interview.de on Vimeo.

21 Haziran 2012 Perşembe

From Paris with love: 6. gün ve son notlar

Aslında gezimizi 7 gün olarak ayarlamamıza rağmen, sevgili Alitali bize son dakika golünü atıyor ve gece yarısına aldığımız uçuşun aynı günün sabahına çekildiğini söylüyor yani koca bir günümüzü yemiş oluyor. Biz de bu son günümüzde koştura koştura aklımızda kalan her yeri gezmeye çalışıyoruz.

Sabah ilk iş, Eiffel ve Tour Montparnasse'den sonra Paris'in en yüksek ve en görkemli binası olan La Grande Arche ziyareti ile başlıyoruz. Buraya 1. metro line'ının son istasyonu olan La Defense'de inerek ulaşıyoruz. Adından da belli olduğu üzere bina gerçekten çok görkemli. Şu anda bir iş merkezi olarak kullanılıyor ve alt katları da bir işletme ve ekonomi okulu.
Binanın bulunduğu meydan yine Paris şehir merkezinden farklı olarak modern alışveriş merkezleri ve binalarla dolu. Benim buradaki fotoğraflarım binayı anlatmaya pek yeterli olmadığı için fotoğrafları internetten seçtim:


Arc de Triomphe'den görünüş.
Grande Arche'den Arc de Triomphe'nin görünüşü ve meydan.
Burdan sonraki istikametimiz de Saint Bernard bölgesinde bulunan Institut du Monde Arabe oluyor. Burası aslında İslam Dünyasının eserlerinin sergilendiği bir müze ancak kütüphane, ofis ve restaurant katları da var. Bu binayı görmek istememizin sebebi ise mimarisi. Aga Khan Mimari Ödülü'ne sahip olan binanın özelliği, pencerelerindeki foto-elektrik pillerinin güneşin şiddetine göre açılıp kapanması ve böylece içeriye sadece gerektiği kadar güneş ışığını alması.


Ne olduğunu anlayamadığımız bina :)

Bu güzel binadan sonraki durağımız ise Eiffel'in arka tarafında yer alan Musee de I'Architecture oluyor. Ancak içerisi sadece heykelle dolu, bu yüzden benim gibi heykele pek ilgili olmayan birisi için adeta bir zaman kaybı! Üstelik son günümüz olduğu için telaşlıyız da..

Daha sonra bi' önceki gün arkadaşlarımın gittiği ama benim gidemediğim Beaux-Arts'a gidiyoruz. Kendisi adeta bir Taşkışla 2! Orta bahçesi ve havuzu bile var...




Sonra okulun da bulunduğu ve yine dün bahsettiği güzel muhit Odeon'da geziyor biraz. Burada bir American Apparel bulup Paris'teki ilk gerçek alışverişimi yapıyorum diyebilirim! Sonrası ise kendimizi Laduree ve Maison George Larnicol'un çikolata dünyasında kendini kaybetmek...



Bu arada aynı gün şu meşhur Metropolitain girişini de görüyorum... Tek sorun şu an nerde olduğunu hatırlamıyorum!


Son olarak ilk gün sadece meydanına gidip içeriye giremediğimiz Pompidou'nun içini gezmeye gidiyoruz. Yalnız ona daha fazla zamana ayıramadığımıza çok pişman oldum çünkü içerisi şahaneydi!






Pompidou kapanmak üzere olduğundan son saniyede çıkmak zorunda kaldık. Ama keşke daha çok vaktimiz olsaydı. Çıkışta karşıdaki hediyelik eşya dükkanlarına gidip kendime yurt dışı gezilerimin klasiği olan kupa, shot bardağı ve t-shirt almaya gittim ama, koskoca Paris'te adam akıllı güzel t-shirt bulmakta dahi zorlanıyorum! Kaliteler oldukça düşük.

Daha sonra otelimize gidip bavullarımızı toplamaya başlıyoruz ve rötarlar ve beklemelerle dolu tam 24 saatin ardından İstanbul'a iniyoruz!

Şimdi Paris'le ilgili birkaç minik not:

*Tabii ki aşık oldum. Gitmeden önce zaten çok merak ediyordum, hep gitmek istiyordum ama gittikten sonra "iyi ki!" dedim ve en az 15 kez falan daha gitmeye karar verdim!

*Dünyanın en pahalı şehri olmasına rağmen hiçbir şekilde gözümüze batmadı harcamalarımız, çünkü o Paris! Tek üzüldüğüm ve emin olduğum nokta 1 hafta yeterli değil...

*Daha önce de söylemiştim, kış vaktinde gitmek birçok açıdan avantajlıydı. En azından insanların saatler kaybettiği kuyruk sıralarında harcanmadık. Ancak soğuktan dolayı pekçok şeyin içimizde kaldığı da bir gerçek. Mesela Disneyland!

*Eğer yolunuz Paris'e düşerse, yazılarda bahsettiklerim dışında;

            -İnsanlara her ne diyecekseniz önce selam verin, "Bon jour"un açmadığı kapı yok! :)
            -Ulaşım konusu hiç sıkıntı değil. Beni bıraksalar her gün sadece yürürdüm, hem Paris'te yürüyorsun nasıl sıkıntın olsun :) Ancak şehrin birçok noktasına belediyenin bisikletlerini kiralayarak da ulaşmak mümkün. Bir istasyondan birkaç Euro'ya kiralıyosunuz, gideceğiniz yere yakın bir istasyonda bırakıyorsunuz. Fakat kış olduğu için biz metroyu tercih ettik, metronun da gitmediği hiç bir yer yok. Sadece çok eski ve biraz kötü kokuyor.
            -Metrolarda genellikle güvenlikler yok ve bir turnikeden iki kişi geçiliyor. Hatta tanımadığınız birisi dahi size gelip arkanızdan geçebilir miyim diyebilir :) Yapabilirsiniz isterseniz, biz neredeyse bütün gezimiz boyunca böyle gezdik, ancak Hazal ve Hüma bi' keresinde güvenliğe yakalandı ve 40 Euro ceza ödediler!
            -Kişisel güvenlik konusu ise biraz sıkıntılı. Bir keresinde metrodayken Hazal fotoğraf makinesini koluna asmıştı ama bir kadın onu uyararak çapraz asmasını söyledi. Gare du Nord'daki durumdan da zaten bahsetmiştim. O yüzden biraz dikkatli olmak gerekiyor.
            -Medeniyet, medeniyet! Metroda en dikkatimizi çeken durum insanların birbirine saygısıydı. Şöyle ki; Trenlerde portatif koltuklar var, yani siz indirdiğinizde koltuk oluyor. Ama içeride bir de uyarı var ki; metro kalabalık olduğunda bu koltukların kullanılmaması yani yer kaplamaması- yazılmış. Ve gözlerimizle de görüyoruz ki metro birazcık kalabalıklaşmaya başladığında o koltuklara oturan herkes yer açılması amacıyla ayağa kalkıyor. Bizdeki gibi "aman işten döndüm yorgunum bikbik" bahanesi yok yani kimsenin :)
           -Avrupa'nın her yerinde böyle sanırım ama Starbucks ve McDonalds gibi yerlerde kalktıktan sonra tepsinizi sizin çöpe dökmeniz gerekiyor. Yoksa Fransız gerginliği ile karşılaşabilirsiniz!
           -Son olarak; Alitalia ile uçmayın. Ne gerek var :)