16 Haziran 2012 Cumartesi

From Paris with love: 3. gün


Paris'teki üçüncü günümüze muhtemelen en çok vaktimizi alan etkinlik olan Louvre Müzesi gezisiyle başlıyoruz. Müzeye, metronun 1. ya da 7. hattını kullanarak Palais Royal-  Musee de Louvre istasyonuyla ulaşmak mümkün. Metrodan çıktıktan sonra meydanı geçip fotoğraflarda göründüğünden kat be kat daha etkileyici olan piramitle karşılaşıyoruz. Ve burdan sıraya girip, 10 Euro'luk biletlerimizi aldıktan sonra içerideyiz.



Müze haritamızı alıp içeri dağılıyoruz. Benim için Da Vinci, Monet ve Rembrandt'ın eserleri en ilgi çekici olanları tabii. Ayrıca bir hayli ilgi çekici olan başka bir detay ise, bazı resimlerin önünde, aynı resimleri çizmeye çalışan ressamlar, ve itiraf etmem gerek ki çok da başarılılar! Yalnız müze çok geniş malum, eğer herhangi bir sergide yaptığınız gibi dikkatli dikkatli izlemeye kalkarsanız bir aylık bir süre dahi müzeyi gezmeniz için yeterli olmayacaktır.


Ve bir Louvre klasiği olarak sıra geliyor Mona Lisa'yı görmeye. Nerdedir, nasıl bulucaz diye şüphe etmeye hiç gerek yok çünkü ikinci katta bol bol tabelalar var Mona Lisa'nın yerini gösteren. Bu arada müzenin heykel bölümünü gezerken yine Paris'teki her müzede olduğu gibi ilkokul çağında elinde defterlerle not alıp resim çizen bir sürü çocuk görüyoruz. Paris'le ilgili en özendiğim şeylerden biri de bu oluyor sanırım!



Sabah saatlerinde başladığımız Louvre gezisine saat 3 gibi 'ara' verip karşı caddedeki kafelerden birine yemek yemek için geliyoruz. Ben tabii ki ilk kez Paris'te deneyip bayıdığım mayonezli tavuklu sandviç yiyorum. Sandviçlerin boyutu sanıyorum burdaki herhangi bir sandviçin 3 katı kadar. Fakat sonra tekrar Louvre'a dönecek enerjiyi kendimizde bulamayınca yakınlardaki Monnaie de Paris'de afişini gördüğümüz Andy Warhol sergisine gitmeye karar veriyoruz. Tabii sergi sandığımız şey, aslında üzerinde Andy Warhol resimlerinin bulunduğu madeni paraların satışıymış; Altından yapılanı 5000 Euro, metal olanı ise 10 Euro.



Pazartesi olduğu için Musee d'Orsay kapalı, biz de Champs-Elyses'e gitmeye karar veriyoruz bu sefer. Tekrar Louvre Müzesi'ni geçerken, nehrin üzerindeki köprü tellerindeki yüzlerce anahtarlık çekiyor dikkatimizi. Orada anahtar satan birine bunun anlamını soruyorum. İnsanların bu anahtarlardan alıp üstlerine sevgililerinin ve kendi adlarını yazdığını, sonra da bunları tellere kilitleyip anahtarını Seinne Nehri'ne attıklarını söylüyor. Böylece aşklarının sonsuza kadar süreceğine inanıyorlarmış.

Keşke gerçeğini yapsaymışım :)
Burda bir iç geçirdikten sonra yürümeye devam ederken, birden daha önce uzaktan gördüğümüz ve adını çakma London Eye koyduğumuz dönme dolaba binmeye karar veriyoruz. Bir 10 Euro daha verip Paris'e yukarıdan göz atmaya karar veriyoruz! Tabii böyle bi' adrenalin bile benim için fazla olduğundan sık sık kalbim duracak gibi oluyor ama üç tur sonunda yere iniyoruz. Bilgi olsun diye söylüyorum: Denenmese de olur.


Paris Eye'dan görüntü.
'Paris Eye'dan sonra Champs-Elyses'e yürümeye devam ediyoruz. Açıkça söylemem gerekiyor ki Paris'le ilgili en büyük hayalkırıklığım bu cadde oldu sanırım. Yıllardır sürekli duyduğum için beklentilerim çok mu yüksekti evet, ama caddenin hiçbir özelliği yoktu bu da bir gerçek. Benim hayalimde trafiğin bu kadar yoğun olmadığı ve sadece nezih markalar ile cafe-restaurantların olduğu bir cadde vardı fakat gördüğüm, her seviyeden kafe ve mağazanın bulunduğu, belli bir dokusu olmayan rastgele bir caddeydi. Öyle ki sanırım caddenin en güzel tarafı 5 katlı Louis Vouitton ve yanındaki HSBC binalarının çekiciliğiydi.


Ceren muhteşem dans gösterisinden sonra selam vermeyi ihmal etmiyor.
Caddede hanımların atlamaması gereken en önemli detay ise devasa Sephora mağazası. Test ettim onayladım ve oradaki ürünler Türkiye'dekinden daha ucuz. Türkiye'de 70 lira verdiğim maskarayı orada 40 lira'ya satılırken görünce bi' tuhaf olmadım değil çünkü!

Sephora'dan çıkıp yürüşümüze devam ediyoruz ve caddenin sonundaki Arc de Triomphe de I'Etoile'e varıyoruz. Caddenin bittiği yer ile bu anıt arasında trafik devam ediyor, o yüzden anıta çıkmak için bir alt geçitten geçmeniz gerekiyor. Tabii ki bu da biletli ve 10 Euro. Biz hem zamansızlıktan hem de "çok önemli mi ki mi yani" tereddütü yaşadığımızdan bu sefer karşıya geçip caddenin başına doğru yürüyoruz ve yol üstündeki yine devasa Nespresso'ya uğrayıp birer kahve içiyoruz. Burada, benim Biscolota'daki Carlos'un ikizi olduğunu düşündüğüm garson servis yaparken nerden geldiğimi soruyor, ben İstanbul diyince de İstanbul'a övgüler yağdırmaya başlıyor ve yakın zamanda İstanbul'a gelmek istediğini söylüyor. Numaramı vermeyerek kabalık mı ettim acaba?

Arc de Triomphe.

Burdan da tekrar metroya binip Moulin Rouge'u görmeye gidiyoruz. Bu renkli meydanda orijinal kalmış tek şeyin, Moulin Rouge yazısının üstünedeki değirmen olduğunu öğrenmekse biraz üzücü. Bir kan-kan dansı izleyemeden dönüyoruz ama hepimiz Paris'e tekrar geleceğimizden emin olduğumuz için üstünde pek durmuyoruz!


Moulin Rouge'un da bulunduğu Montmarte bölgesi, Paris'in en ışıklı ve hareketli yerlerinden. Ve yine şehrin her yerinde olduğu gibi buralarda da yürümek çok eğlenceli. 15-20 dakika yürüdükten sonra Fransa'ya kadar gelmişken az pişmiş biftek yemeden olmaz diye düşünüp bir restauranta giriyoruz. Siparişlerimizi "medium" pişmiş olarak verip gelen yemekleri gördüğümüzde ben yiyemeyeceğimi anlıyorum ama Türk usülü ekmekle falan zorluyorum kendimi. Tabağım resmen kanla doluyor eti keserken, az pişmiş desem ne olurdu bilmiyorum!

Yemeğimizin dışı...

Ve içi!
Yemekten sonra ağzımızdaki kan tadı gitsin diye profiteroldür, sufledir ne varsa istiyoruz. Ve yan masamızda bir Türk çift :) Bizden yemekle ilgili tüyolar alıyorlar, muhabbetti sohbetti derken biz onlara veda edip kalkıyoruz.

Paris'le ilgili sanırım en çok içimde kalan noktalardan biri de gece hayatını çok iyi göremememiz. Hem sanırım soğuktan, hem de turist mevsimi olmadığından geceleri sokaklar çok kalabalık olmuyordu, hem de biz gezmeye sabah 9da başladığımız için gece 11'de ölmüş oluyorduk. Neyse, yolumuz nasıl olsa daha çok düşer Paris'e! :)

2 yorum:

  1. en üstteki fotoda yaklaşık 140 kilo falansın sanırım :/

    YanıtlaSil
  2. ne münasebet yaa 35 kat giyindiğim için öyle olduğu belli! =)

    YanıtlaSil