Beş ay önce gittiğim ve yazdığım Paris tatilini şimdi yayınlıyor olmam epik... Ama hayatımın en güzel günlerini geç de olsa paylaşmakta fayda var!
Sömestre tatili için beş arkadaş birlikte bi' şeyler yapalım dedik.. Sonra benim Paris takıntılı biri olmamdan kaynaklanan, "ya Paris'i görmeden ölürsek" sorusunu gündeme getirmemle şehrimiz belirlendi!
Önce uçak biletleri, daha sonra booking'ten ayırtılan otelimiz, her şey hazır ve 28 Ocak'ta Roma aktarmalı Paris uçuşumuz gerçekleşiyor!
1. Gün
İlk gün, uçakla Paris Charles de Gaulle havaalanına iner inmez dünyanın en faşist uygulamasıyla karşılaşıyoruz ve haklı olarak canımız sıkılıyor biraz. Havaalanına girmek üzereyken güvenlik görevlisi 'bayan' bizi durdurup nereden geldiğimizi ve çantamızda tütün ya da alkol olup olmadığını sorup, bavullarımızı aramak istediğini söylüyor. Ben de zaten uçağa aranarak bindiğimizi söyüyorum ama kendisi pek ısrarcı. Neyse sırayla bavullarımızı açıp büyük bir itinayla aramaya başlıyor kendisi, bu uygulamanın koca uçaktan neden sadece bize yapıldığını sorduğumda ise "Avrupa Birliği üyesi olmayan bir ülkeden geldiğimizi" söylüyor. Ben de yanımızdan geçen ve uygulamaya takılmayan Korelileri gösterip, "Kore Avrupa Birliği üyesi mi?" diyorum; bizimkilerin kıkırdamalarını duymazdan gelen kadın onların Roma'da vakit geçirdiğini, fakat bizim ise transit uçtuğumuzu söylüyor. (Bunu nereden anladığını ben hala kavrayamadım.) Bizden beş dakika sonra da aynı uygulamaya maruz kalan siyahi vatandaşı görüp bu insanlık dışı uygulamayı araştıracağımızı söyleyip ayrılıyoruz.
Otelimiz, CHD havaalanından trenle yarım saatlik mesafede yer alan Gare du Nord istasyonuna yürüme mesafesinde. Elimizde haritalarla bi yandan da tabelalara bakarak hangi trene bincez nerde incez tartışması yaparken "Nereye gitceksiniz siz?!" diyen bi' ses duyuyoruz ve Türk bir amca bize yardımcı oluyor. Gare du Nord'un 5-6 istasyonun kesişimi olduğunu söyleyip çantamıza sahip çıkmamızı tembih ediyor bol bol. Zaten biz de trenden indiğimizde amcanın az bile söylediğini düşünüyoruz! Elimizde bavul ve haritalarla o kadar turistiz ki etrafımızda bizi resmen avlamaya çalışan insanlar dolaşıyor bile! Ben bu sırada, "Acaba kötü bi muhitte mi kalıcaz" diye üzülürken dışarı çıktığımızda kokoşundan turistine, hayat kadınından varoşuna kadar her şeyi gördüğümüzde biraz rahatlıyoruz ve 10 dakika boyunca yürüdüğümüz muhiti pek seviyoruz :) Üstelik bütün tatil boyunca kullandığımız Gare de I'Iest metro istasyonuna da sadece üç dakika uzaklıktayız.
2. Gün
2. gün yürüyerek kısa bir şehir turu atıyoruz. Chatele'de metrodan inip ilk gördüğümüz kafeye kahvaltı yapmak için giriyoruz. Ben açılışı hazır Paris'teyken nutellalı-muzlu bir kreple yapıyorum. Kreple aynı fiyatta olan bir de sütlü çay içip mekandan ayrılıyoruz.
Kahvaltıdan sonra yürümeye başlayıp, -sanırım iki saat durmadan ama yavaş yavaş yürüyoruz- hızlı bir şehir turu yapmaya karar veriyoruz. İlk istikametimiz Cerenciğimizin Roma'da kaybolan cüzdanı için ankesörlü telefon aramak olurken, tesadüfen kendimizi Pompidou'nun önünde buluyoruz :)
Mimarı Renzo Piano olan bina, aslında sanat merkezi olarak geçiyor. Paris'e belirgin bir meydan tasarlamak amacıyla yapılmış binanın bütün taşıma fonksiyonları dışarıda. Bu yüzden de "bağırsakları dışarıya taşmış olan bina" diye yorumlayanlar da çok ve yapıldığı zaman da Paris'teki elit kesimden çok tepki görmüş. Ancak bence, bina kesinlikle Piano'nun dehasını ortaya koyuyor.
Ancak programımızda Paris'te okuyan arkadaşımız Bulut'la buluşmak olduğu için, içeriye girmeyi başka bir sefere erteliyoruz. Louvre, d'Orsay ve Hotel de Ville'in önünden geçip Eiffel'e kavuşuyoruz! Ben Eiffel'i görünce azğım açık geziyorum bi' süre ve inanılmaz mutluyum! Bu muhteşem şeye 'demir yığını' diyen arkadaşlarımı bir güzel anıyorum orda. Ve milyonlarca saçma fotoğraf çekiyoruz :) Yalnız benim aşığı oldum Eiffel'in önünde adam akıllı bir fotoğrafımın olmaması içimi yakmadı değil...
Eiffel'den çıkınca arka tarafta kalan güzel kafelerden birine oturuyoruz. Ben hayatımda içtiğim en pahalı ama en lezzetli sıcak çikolatayı içiyorum. Daha sonra bu kafelerin arka tarafında kalan Victor Hugo bölgesini görmek için yine yine yine yürüyoruz. Hava soğuk, ama hiçbirimizin sesi çıkmıyor! :)
Akşam olunca önce Notre Dame kilisesine gidiyoruz. Sonra Hotel de Ville'in önünde buz pateni yapan insanları izliyoruz biraz. Onlara katılmak için can atıyoruz ama soğuk gözümüzü korkutuyor! Yavaş yavaş seyir halinde olan atlı karıncaya binmek daha mantıklı geliyor :)
Daha sonra yemek yemek için bir Tabac'a gidiyoruz. Paris'te birçok mekanın üstünde tabela olarak göreceğiniz Tabac yazısı, o mekanın hem bar, hem kafe, hem de büfe olduğu anlamına geliyor. Birkaçımız burada menüde hiçbir şey bulamayınca soluğu yan taraftaki Mc Donalds'ta alıyoruz, evet! Türkiye'de olmayan menüler ve onlarca kahve çeşidi de mevcut hem..
Yemekten sonra ise önce Chatele bölgesinde barların bulunduğu sokaklar arasında geziniyoruz girecek bir yer bulmak için. Sonra birden benim dikkatimi kırmızı perdelerle kaplı, sadece 1 cm'lik aralığı olan bir yer çekiyor. İçeri göz attığımda zenci bir abinin parıltılı kıyafetler içinde dans ettiğini görüyorum, sonra hemen oraya girmeye karar veriyoruz. :) Oturduğumuzda ise mekanın üstünde dalgalanan LGBTT bayrağını görüyoruz. Ve içerideki dansın aslında striptiz olduğunu anlamamız çok uzun sürmüyor!
Burdan kalkınca benim ısrarlarımla, daha önce gördüğümüz Australian Bara gidiyoruz. İçeri girdiğimizde çalan müzik efsane! Bob Marley kılıklı bir abi gitar çalıyor, nefis sesiyle çok güzel şarkılar söylüyor. Ben tabii ki Harry Kewell'ı andım bol bol...


Yalnız Paris'te de tıpkı İstanbul'da olduğu gibi barlarda içkiler biraz pahalı. Tek fark, Paris'te "Happy Hours" uygulamasının çok yaygın olması. Yani belirli saat aralıklarında içkileri oldukça ucuza içebiliyorsunuz. Ve bir gün, yolunuz bu bölgeye düşerse, bizim gittiğimiz kırmızı perdeli barı es geçmeyin derim... Daha fazla detay verememek çok acı! :)
Sömestre tatili için beş arkadaş birlikte bi' şeyler yapalım dedik.. Sonra benim Paris takıntılı biri olmamdan kaynaklanan, "ya Paris'i görmeden ölürsek" sorusunu gündeme getirmemle şehrimiz belirlendi!
Önce uçak biletleri, daha sonra booking'ten ayırtılan otelimiz, her şey hazır ve 28 Ocak'ta Roma aktarmalı Paris uçuşumuz gerçekleşiyor!
![]() |
| Ekip :) |
1. Gün
İlk gün, uçakla Paris Charles de Gaulle havaalanına iner inmez dünyanın en faşist uygulamasıyla karşılaşıyoruz ve haklı olarak canımız sıkılıyor biraz. Havaalanına girmek üzereyken güvenlik görevlisi 'bayan' bizi durdurup nereden geldiğimizi ve çantamızda tütün ya da alkol olup olmadığını sorup, bavullarımızı aramak istediğini söylüyor. Ben de zaten uçağa aranarak bindiğimizi söyüyorum ama kendisi pek ısrarcı. Neyse sırayla bavullarımızı açıp büyük bir itinayla aramaya başlıyor kendisi, bu uygulamanın koca uçaktan neden sadece bize yapıldığını sorduğumda ise "Avrupa Birliği üyesi olmayan bir ülkeden geldiğimizi" söylüyor. Ben de yanımızdan geçen ve uygulamaya takılmayan Korelileri gösterip, "Kore Avrupa Birliği üyesi mi?" diyorum; bizimkilerin kıkırdamalarını duymazdan gelen kadın onların Roma'da vakit geçirdiğini, fakat bizim ise transit uçtuğumuzu söylüyor. (Bunu nereden anladığını ben hala kavrayamadım.) Bizden beş dakika sonra da aynı uygulamaya maruz kalan siyahi vatandaşı görüp bu insanlık dışı uygulamayı araştıracağımızı söyleyip ayrılıyoruz.
Otelimiz, CHD havaalanından trenle yarım saatlik mesafede yer alan Gare du Nord istasyonuna yürüme mesafesinde. Elimizde haritalarla bi yandan da tabelalara bakarak hangi trene bincez nerde incez tartışması yaparken "Nereye gitceksiniz siz?!" diyen bi' ses duyuyoruz ve Türk bir amca bize yardımcı oluyor. Gare du Nord'un 5-6 istasyonun kesişimi olduğunu söyleyip çantamıza sahip çıkmamızı tembih ediyor bol bol. Zaten biz de trenden indiğimizde amcanın az bile söylediğini düşünüyoruz! Elimizde bavul ve haritalarla o kadar turistiz ki etrafımızda bizi resmen avlamaya çalışan insanlar dolaşıyor bile! Ben bu sırada, "Acaba kötü bi muhitte mi kalıcaz" diye üzülürken dışarı çıktığımızda kokoşundan turistine, hayat kadınından varoşuna kadar her şeyi gördüğümüzde biraz rahatlıyoruz ve 10 dakika boyunca yürüdüğümüz muhiti pek seviyoruz :) Üstelik bütün tatil boyunca kullandığımız Gare de I'Iest metro istasyonuna da sadece üç dakika uzaklıktayız.
![]() |
| Otelin önü. Soğuktan yamulmak! |
2. gün yürüyerek kısa bir şehir turu atıyoruz. Chatele'de metrodan inip ilk gördüğümüz kafeye kahvaltı yapmak için giriyoruz. Ben açılışı hazır Paris'teyken nutellalı-muzlu bir kreple yapıyorum. Kreple aynı fiyatta olan bir de sütlü çay içip mekandan ayrılıyoruz.
Kahvaltıdan sonra yürümeye başlayıp, -sanırım iki saat durmadan ama yavaş yavaş yürüyoruz- hızlı bir şehir turu yapmaya karar veriyoruz. İlk istikametimiz Cerenciğimizin Roma'da kaybolan cüzdanı için ankesörlü telefon aramak olurken, tesadüfen kendimizi Pompidou'nun önünde buluyoruz :)
Mimarı Renzo Piano olan bina, aslında sanat merkezi olarak geçiyor. Paris'e belirgin bir meydan tasarlamak amacıyla yapılmış binanın bütün taşıma fonksiyonları dışarıda. Bu yüzden de "bağırsakları dışarıya taşmış olan bina" diye yorumlayanlar da çok ve yapıldığı zaman da Paris'teki elit kesimden çok tepki görmüş. Ancak bence, bina kesinlikle Piano'nun dehasını ortaya koyuyor.
![]() |
| Bu eğlenceli tabelalar Paris'in birçok yerinde mevcut! |
Ancak programımızda Paris'te okuyan arkadaşımız Bulut'la buluşmak olduğu için, içeriye girmeyi başka bir sefere erteliyoruz. Louvre, d'Orsay ve Hotel de Ville'in önünden geçip Eiffel'e kavuşuyoruz! Ben Eiffel'i görünce azğım açık geziyorum bi' süre ve inanılmaz mutluyum! Bu muhteşem şeye 'demir yığını' diyen arkadaşlarımı bir güzel anıyorum orda. Ve milyonlarca saçma fotoğraf çekiyoruz :) Yalnız benim aşığı oldum Eiffel'in önünde adam akıllı bir fotoğrafımın olmaması içimi yakmadı değil...
![]() |
| Bulut ve Hazal ile Eiffel'in önünde Dicle pozu! |
Eiffel'den çıkınca arka tarafta kalan güzel kafelerden birine oturuyoruz. Ben hayatımda içtiğim en pahalı ama en lezzetli sıcak çikolatayı içiyorum. Daha sonra bu kafelerin arka tarafında kalan Victor Hugo bölgesini görmek için yine yine yine yürüyoruz. Hava soğuk, ama hiçbirimizin sesi çıkmıyor! :)
Akşam olunca önce Notre Dame kilisesine gidiyoruz. Sonra Hotel de Ville'in önünde buz pateni yapan insanları izliyoruz biraz. Onlara katılmak için can atıyoruz ama soğuk gözümüzü korkutuyor! Yavaş yavaş seyir halinde olan atlı karıncaya binmek daha mantıklı geliyor :)
![]() |
| Arkadaki muhteşem bina: Hotel de Ville. |
![]() |
| Notre Dame. |
![]() |
| Türk bi' ablanın Notre Dame'daki dileği... Valla ben değilim! |
Daha sonra yemek yemek için bir Tabac'a gidiyoruz. Paris'te birçok mekanın üstünde tabela olarak göreceğiniz Tabac yazısı, o mekanın hem bar, hem kafe, hem de büfe olduğu anlamına geliyor. Birkaçımız burada menüde hiçbir şey bulamayınca soluğu yan taraftaki Mc Donalds'ta alıyoruz, evet! Türkiye'de olmayan menüler ve onlarca kahve çeşidi de mevcut hem..
Yemekten sonra ise önce Chatele bölgesinde barların bulunduğu sokaklar arasında geziniyoruz girecek bir yer bulmak için. Sonra birden benim dikkatimi kırmızı perdelerle kaplı, sadece 1 cm'lik aralığı olan bir yer çekiyor. İçeri göz attığımda zenci bir abinin parıltılı kıyafetler içinde dans ettiğini görüyorum, sonra hemen oraya girmeye karar veriyoruz. :) Oturduğumuzda ise mekanın üstünde dalgalanan LGBTT bayrağını görüyoruz. Ve içerideki dansın aslında striptiz olduğunu anlamamız çok uzun sürmüyor!
![]() |
| Mekanın çatısı, LGBT bayrağı. |
Burdan kalkınca benim ısrarlarımla, daha önce gördüğümüz Australian Bara gidiyoruz. İçeri girdiğimizde çalan müzik efsane! Bob Marley kılıklı bir abi gitar çalıyor, nefis sesiyle çok güzel şarkılar söylüyor. Ben tabii ki Harry Kewell'ı andım bol bol...


Yalnız Paris'te de tıpkı İstanbul'da olduğu gibi barlarda içkiler biraz pahalı. Tek fark, Paris'te "Happy Hours" uygulamasının çok yaygın olması. Yani belirli saat aralıklarında içkileri oldukça ucuza içebiliyorsunuz. Ve bir gün, yolunuz bu bölgeye düşerse, bizim gittiğimiz kırmızı perdeli barı es geçmeyin derim... Daha fazla detay verememek çok acı! :)



















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder