30 Eylül 2011 Cuma

What happens in Belgrade...


Belgrad'da geçen 10 gün.. Ne güzeldi! -Sürekli açlık hissini saymazsak tabii :)

Gidiş yolculuğumuz.. Uçakta sigara & telefon? :)
5 Eylül'de, tam 11 arkadaş Belgrad'a gezmeye gittik. Oradaki öğrenci arkadaşlarımızla kültürel değişim yapalım dedik, Şubat'ta da biz onları İstanbul'da ağırlicaz :) Bizim dışımızda 10 tane falan da Rigalı öğrenci vardı. (Bu arada bi' yıldır neredeyse her milletten insan tanıdım da Letonyalılar kadar gerizekalısını görmedim, böyle de genelleme yapıyorum.)

Bizim için şahane bi' schedule hazırlamışlardı.. İlk gün uçaktan iner inmez Welcome Party'e gittik. Parti mağara gibi bi' yerdeydi, mekan küçüktü ama sevimli şarap evlerini andırıyordu. Burada biraz zaman geçirdikten sonra Belgrad'da birçok mekan gece yarısından önce kapandığı için saat 12'de kalacağımız yerlerin yolunu tuttuk.

Kahvaltıları genelde atlamaya karar verdik çünkü herkesin kaldığı yer birbirine uzaktı ve kimse erken kalkmak istemiyordu :) Zaten ben de öğle yemeğinde ilk şokumu yaşadım. Yemekleri okulun kantininde yiyorduk, birkaç çeşit tabak çıkıyor ve istediğinizi seçiyorsunuz. Ben de tavuk sanarak domuz almışım meğerse, ki kendileri bile anlamadılar onun domuz eti olduğunu. O kötü tat ve kokudan sonra hiçbi' şey yiyemedim, büfeye gidip çikolata falan aldım!

Yemekten sonra Güney Afrika'dan getirilen çok ender görülen beyaz aslanları ziyaret etmeye hayvanat bahçesine gittik. Aslanların gözleri altın renkli bu arada! Hayvanat bahçesi de meşhur Kalemegdan'ın yanında. Zaten hayvanet bahçesinden çıktıktan sonra Kalemegdan'a gittik. Harika bir manzarası var, çok geniş bir alan ve girişinde Gate Stambul yazıyor. Ama alakasız bir şekilde girişte hemen solda Partizan'ın açık basketbol sahası ve sağda da tenis kortları var! Evet Belgrad çok fazla spor alanına sahip ama bu kadar tarihi bir yerde biraz alakasız olmuş :)


Meşhur aslanlarımızdan biri.


Kalemegdan girişi



Akşam da International Evening ve Sırp gecesi vardı. Biz genelde bir araya geldiğimizde kendi ülkelerimizden yiyecek ve içecekler, geleneksel kıyafet ve şarkılar da getirip masa kurarız ki kültürleri iyice tanıyalım. Türkiye'den biz tabii ki rakı, cezerye, kuruyemiş, helva, baklava, pişmaniye ve lokum götürdük, ek olarak da nargile hazırladık. -Nargileye ölüyorlar bu arada. Rigalıların getirdiği şeyler genelde ev yapımı ekmekler ve çeşit türlü içkiydi. Sırplarsa yine özel günlerinde yaptıkları ekmekler, börek, et ve korkunç ötesi içkileri Rakija'yı getirmişlerdi.

Sırp Masası

Letonyalılar geleneksel danslarını yaparken

Üçüncü gün Nikola Tesla müzesine gittik. Havaalanına da adını veren bu bilim adamı Sırplar için çok özel bir yere sahip. Müzenin de benim o kadar ilgimi çekeceğini sanmıyordum ama içeride ışın kılıçları ve elektrik çarpması olaylarına girdiğimizde bayaa eğlendik :) Müzede ayrıca Nikola Tesla'nın külleri bir küre içinde de muhafaza ediliyor.



Müzeden sonra Balkanlardaki en büyük Ortodoks kilisesi olan St Sava Kilisesi'ne gittik. Kilise, Ortaçağ Sırbistan'ının önemli figürlerinden ve Ortodoks kilisesinin kurucularından olan Aziz Sava'ya ithaf edilmiş. Yer olarak da Osman Paşa'nın Aziz Sava'nın cesedini gömdüğü yer olduğunu düşündükleri şehir merkezine çok yakın bir alan seçilmiş.



Sonrasında ise hızlı bir şehir turu atalım dedik. Önce, Osmanlı'ya karşı başlatılan isyanın lideri olan Kara George, yani Kara Yorgi'nin anıtını ziyaret ettik. -Kara ismini Türkler vermiş ona belli olduğu gibi. Sonra ise Sırpların meşhuuur hamburgeri Pljeskavica'yı yedik. Aslında bizim Dükkan Burger'deki hamburgerlerden pek bi' farkı yok bence tat olarak ama onun 1 Euro burdakilerin ise 10 Euro civarı olduğunu düşünürsek ve nasıl devasa büyüklükte olduklarını da göz önüne alırsak (koydukları et, ekmekten 3 cm falan daha dışarda kaıyor :))  rağbet etmeleri çok doğal. Domuz eti zaten genel olarak çok ucuz orda ve herhangi bir Avrupa ülkesinden kat be kat fazla domuz tüketiyorlar. (Sebebini ise zamanında Osmanlı'nın Sırpların elindeki bütün hayvanları alıp sadece haram diye domuza dokunmamalarına bağlıyorlar.) Sonrasında ise Cumhuriyet Meydanı, Parlemento ve Hükümet binası, London iş merkezi gibi yerleri hzlıca gezdik.

Kara Yorgi anıtıı
Akşam da nehir kenarında üstü açık bir bardaydık. Burda dışarıdan tam üç kişi gelip Türk olup olmadığımı sordu :) Aslında bu soruyla Belgrad'da kaldığım süre zarfı içinde bayaa karşılaştım, kara kaş-kara göz kombinasyonu bi' tek bize ait olduğundan herhalde!


4. gün Sava Nehri'nin ortasında bulunan adaya, Ada Ciganlija'ya gittik.. -Gayet de otobüsle gittik aslında nasıl bi' adaydı ben anlamadım.- Orda sağolsunlar ev sahiplerimiz bize barbekü yaptılar. İşte o zaman misler gibi kokan tavukları mideye indirebildim! Aslında domuz da barbeküde lezzetli oluyor, en azından kokmuyor. Bu arada plajlar da kurulmuş adada ama su o kadar yeşildi ve o kadar deniz anası doluydu ki, (evet nehirde deniz anası) ben girmek yerine güneşlenmeyi tercih edebildim ancak. Tabii sonrasında suya atılmaktan kaçabildim mi? Maalesef hayır. -Bazen insanlar beni portatif bir eşyaymışım gibi kolaylıkla taşıyamasın diye 60 kilo falan olmak istiyorum.

Madem bugün bi' nehir havası aldık, böyle devam edelim diye düşündük akşam da, eğlencemizi botta, nehirde sürdürelim dedik. Malum Belgrad Tuna ve Sava nehirlerinin kesiştiği bir yerde bulunduğu için, bizde nehirler arası gezintiye çıktık. Bottan indiğimizde de yine nehir kenarında demirlemiş, house müzikler çalan bi rafta gittik. Haftaiçi böyle yerlerde bizden başkası olmuyordu ama :)

Cuma günü, eski Belgrad diye de anılan ve nehrin karşı tarafında yer alan Zemun yerleşimine gittik. Aslında buraya tam olarak ne dendiğini bilmiyorum, yani yerleşim, köy, semt vs. olabilir. Çünkü Belgrad'da insanlar nehrin diğer tarafına çok geçmiyorlar ve onların da pek fikri yok. Hatta gittiğimiz gün, ilk kez bu tarafa geçiyorum diyen bir sürü Sırp arkadaş vardı.

Zemun tepesinin manzarası

Zemun'da bizi taş sokaklar, cici restaurantlar ve Gardos -diğer adıyla Milenyum- kulesi karşıladı. Kulenin en önemli özelliği 1800'lü yıllardan kalması ve bütün Belgrad manzarasına sahip olması.

Zemun'dan ayrıldıktan sonra Belgrad'ın en büyük alışveriş merkezi olan Usce'ye gittik ama çok samimi söylüyorum bizde adım başı bulunanlardan hiçbir farkı yoktu. Bu arada ben biraz Zara'daki fiyatları merak ettim ve ne münasebetse bi' an tax free var mıdır diye umutlandım. Tabii ki yoktu ve fiyatlar bizdekinden birazcık yüksekti.

Aynı akşam, sanıyorum Belgrad'ın Reina'sı sayılan, -tabii müzikleri ayrı tutuyorum, Jamiroquai çalan Reina mı olur- yine nehir kenarına demirlemiş raftlardan birine gittik. Ama sanıyorum ki bu en iyisiydi çünkü gece 2'de bile sadece onun dışında 30 kişilik kuyruk vardı. İçerideki müzikler de çok güzeldi ama inanılmaz kalabalıktı! Yine de Cuma gecesi olmasının da etkisiyle raftalara doğru büyüük bir insan akını vardı. (Yalnız topukluyla gitmeyeni dövüyolar :))

Ertesi gün de öğle yemeğinden sonra Belgrad'a üç saat uzaklıkta köy gibi bi' yere gittik. Aslında Bosna sınırına çok yakınmış gittiğimiz yer çünkü telefonumuza Bosna'ya hoşgeldiniz mesajları gelip duruyordu :) Biraz tepede, bi' köyde dağ evi gibi bi' hostelde kaldık. Kocaman bahçeli, tertemiz havalı nefis bi' yerdi, hepimize çok iyi geldi orada zaman geçirmek! Bu arada aynı gece Djoko'nun Federer'le maçı vardı ve ufak bi' şekilde de olsa onun galibiyetini de kutladık :)

Burda bi' gece kaldıktan sonra ertesi gün Belgrad'a gezerek gittik. Önce Sırp Kiril alfabesini icat eden yazar ve dilbilimci Vuk Karadzic'in evine gittik. Vuk, Türkçe'de "kurt" anlamına geliyor. Kendisinden önce doğan bütün kardeşleri çok küçükken hayatını kaybedince, ailesi ona daha güçlü olsun, hayata tutunabilsin diye bu adı vermiş. Kendisi hayatta kalsa da ne yazık ki sahip olduğu bütün erkek çocukları yine küçüklerken hayatını kaybetmiş ve bir süre sonra Karadzic'in soy ağacı büyümeyi durdurmuş. Esas olay ise, buradaki rehberin söylediğine göre kendisinin evi Türkler tarafından tam on kez yakılmış! Biraz abartmışız yani. Tahmin edileceği üzerine o gün sürekli bunun üzerine geyikler döndü... :)

Daha sonra Vuk Karadzic'in hayatının bir bölümünü geçirdiği medreseye gittik. Tronosa medresesi 1276 yılında inşaa edilmiş ama hala şahane görünüyor..



Daha sonra medresenin yakınlarında bi' yere hem yemek yemek, hem de Sırbistan-Türkiye maçını izlemek için gittik ama şansımıza  mekanın televizyonu maçı göstermiyordu. Biz de yemeğimizi yedikten sonra otobüste maçı radyodan dinledik, Sırp arkadaşlar da ara ara skoru büyük zevkle bize söylediler. Bu arada yemekte bi' tanesi "Tunçeri was on the line" diye şarkı uydurdu geçen seneye gönderme yaparak :) Hatta geçen yılki maçtan sonra herhangi bi' Türkle konuşurken, konuşmaya "First, it was out." diye bile başlıyorlarmış :)

Maçta son dört saniye ve top bizdeyken biz oldukça umutlanmıştık, onlar da fazlasıyla gerilmişlerdi ama kazandıklarında da sevinçlerini neyse ki abartmadılar. Otobüste içki gezdirerek galibiyeti kutladılar, nezaket falan bilmem, ben almadım bile :p- bi' kaç kez de bize takıldılar ama sonra fazla sevindikleri için özür dilediler. Oysa hiç de abartmamışlardı ben olsam dünyayı ayağa kaldırırdım :) -Bu arada hala Ömer Aşık-Teodosic olayını unutmamışlar (ben bile onla anlatınca hatırladım) ve Ömer'in orada numara yaptığını düşünüp sürekli onun hakkında konuşuyorlar!

Belgrad'a döndüğümüzde ise, akşam şehir merkezinde 12'den sonra da açık olan nadir barlardan birine gittik. Ve hayatımın yiyeceğiyle tanışmam da bu gece oldu. Acıktığımı söyleyince Sırp bi' arkadaş beni yakındaki bi' pizzacıya götüreceğini söyledi. Aslında Belgrad'da adım başı pizzacı var ama gecenin o saatinde her yer kapanmış olduğundan aç kalmanız oldukça mümkün. Ve kabul etmemiz gereken bir şey daha var ki o da Sırpların pizza konusunda aşmış oldukları. Neyse pizzacıya gittiğimizde, dilim olarak sattıkları pizzaların üstüne salata dedikleri yoğurtlu karışımlar sürdüler ve sanırım hayatımdaki en lezzeti şeyi yemiş oldum. Sonraki günlerimde de bıkmadan usanmadan üç öğün bunu yedim zaten!

Pazartesi günü, önce Knez Mihaliova caddesine gittik. Burası tıpkı bizim İstiklal Caddesi gibi trafiğe kapalı ve hem büyük markaların mağazaları hem de yerel mağazalar var. İstiklal'den biraz daha yeni ve daha ferah. Bu sokağın asıl olayı, bizim 15 kişilik bir grupla Sırbistan geleneksel dansı eşliğinde flash mode yapmamız oldu tabi :) Bilmeyenler için flash mob şöyle ki; kalabalık bi grupla dağınık bir halde yürürken birden birisi alkışlıyor ya da çığlık atıyor ve siz sağa sola bakmadan birbirinizin elinden tutup dans etmeye başlıyorsunuz. -Bizde herkes ayrı telden çalıyordu orası ayrı. Sonra yine birisi çığlık atıyor ve dansı kesip hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başlıyorsunuz. Çok eğlenceliydi :)



Caddeden ayrıldıktan sonra, bizim için ayarladıkları Türk Konsolosluğu ziyaretine gittik. Ve kendimizi gerçekten evimizde gibi hissettik! Hemen Türk çayları falan geldi zaten önümüze, daha sonra büyükelçi ve konsolosluk sekreteriyle sohbet etmeye başladık. Benim ilk sorduğum soru yemeklerini nerede yedikleri oldu; onlar da tahmin ettiğimiz üzere İtalyan lokantalarında takılıyormuş. Ben gitmeden önce Belgrad'da Türk lokantaları da vardır diye bekliyordum ama yokmuş hiç; ama baklavacı var :) Hatta adı da Sultans of İstanbul. Önünden geçerken Model-Değmesin Ellerimiz çaldığında ve vitrindeki Türk Bayraklı baklavaları gördüğümüzde keşfettik burayı da :)



Akşam ise Belgrad'lı arkadaşlar bombayı patlattı! Önce, sürpiz bi' parti var diyip bizi hergün buluştuğumuz fakültenin önünde topladılar.. Sonra olan oldu; belediyeye ait, içi ışıklandırılmış ve bangır bangır müzik çalan bir tramvay sadece bizim için geldi, bizleri topladı ve hareket etti! Yani parti için belediyeden tramvay kiralamışlar, o da şehrin içinde iki saat boyunca üç tur falan atarak bizi gezdirdi ve sanırım hayatım boyunca görebileceğim en ilginç partiyi görmüş oldum! İstanbul'da parti yapmak için belediyeden tramvay istediğimizi düşünemiyorum bile!

Bu gece aynı zamanda da Us Open finali, yani Djokovic ve Nadal maçı vardı. Ben diğer grand slamlerde yaptıkları gibi meydanlarda ekranlar kurulacak diye beklerken, saat farkı sağolsun maç gece 2'de yayınlandığından böyle bir olay olmadı ne yazık ki. Ama biz dışardayken evlerinde bağıran insanların sesleri geliyordu, meğerse Djoko'ya kızanlar, aptal diyenler falanmış :)

Ama Nole'nin fotoğrafları şehirde bilboardları fazlasıyla süslemesine rağmen, bu şampiyonluk o kadar da olay yaratmadı. Ertesi gün gazete okuyan bi' çocuğa manşette Djokovic'i görünce sordum, "Gazete altı sayfa ayırmış ama sanki o kadar da coşku yok, Federer'i yendiğinde bile daha çok kutlama yapmıştınız, derdiniz onunla mıydı" diye :) Öncelikle Federer'den nefret ettiğini söylerek, "Sırbistan'da futbol ve basketbol daha ön planda ama yine de gereksiz yere bir sürü tenisçimiz  var" dedi. Ben de "Ama -özellikle futbol- ve basketbolda teniste olduğunuz kadar başarılı değilsiniz ki" falan dedim de yine de pek etkilenmedi galiba :)

Salı günü ise her ne kadar egemenliklerini kaybetmiş olsalar da kraliyet ailesinin yaşadığı White Palace'ı görmeye gittik. Bir gece önceden Natasha arkadaşımız beni uyarmıştı, "bak prenslerimizin iki tanesi evli değil, sevgilileri bile yok; ona göre hazırlan gel" diye :) Tabii ben n'aptım, kot şortum, üzerinde rakija kadehi resmi olan Belgrad t-shirt'üm ve ayaklarımda pembe Adidaslarla saraya gittim!


Saraya gider gitmez şimdiki kralın atası olan, daha önce de bahsettiğim Kara Yorgi'nin Osmanlı'ya karşı olan zaferlerini dinledikten sonra Kral Aleksandar ve ailesinin yaşadığı saraya gittik. Tabii hala orada yaşadıkları için ben biz gittiğimizde orda olurlar mı acaba diye saçma bi' hayale kapılmıştım ama içeride kimseyi göremeyince hemen bize rehberlik eden saray görevlisi teyzeye nerde olduklarını sordum :) O da "kral ve kraliçe kısa bi gezi için Niş'e gitti, büyük olan prens zaten Londra'da yaşıyor ve ikiz olan prenslerimiz de Amerika'da" diyince hayallerim yıkılmış bi' şekilde oturdum yerime.

Yalnız Sırpların bilmesi gereken bi' şey varsa, o da bizim buralarda bu 'şey'e saray denmez, çünkü bizde üçüncü sınıf popçuların evi bile bu kadar görkemlidir. Yemek odasının tavanının 24 ayar altınla kaplı olmasını saymıyorum tabii. Ama en azından bu ziyaretle saray mutfağından kurabiye yemiş ve su içmiş olduk, kendi kendimize bi havalandık.

Daha sonra kralın çalışma ofisinin bulunduğu White Palace binasına giderken, ben hemen bizim teyzeyi kitledim. Kendisi daha önce prenslerin çok yakışıklı ve evlilik çağında olduğunu söylemişti ama ben herkesin içinde "İlla bi' Sırp ile mi evlenmeleri gerekiyor?" diye sormaya utanınca yalnız yakaladım :) Ben gidip sorunca teyze de bana Sırp aksanlı İngilizcesiyle gayet dedikodu modunda "Neden ilgileniyorsun, yoksa birisiyle evlenmeyi mi düşünüyosun?" dedi. Ben de önce "Neden olmasın" dedikten sonra, "yok ben dünyadaki bütün kraliyet aileleriyle ilgilenirim, merak ettiğim için sordum" dedim. Ama neyse rahat olalım, böyle bir kıstas yokmuş. "Bütün halk prenslerin bir Sırp ve bir Ortodoks ile evlenmesini ister ama onlar ne de olsa Amerika'da yaşıyorlar, oradan birini bulurlarsa ses çıkaramayız biz de" dedi. Sonra biz bayaa muhabbet etmeye başladık, bu yıl gördüğümüz iki royal wedding'ten, Prens Albert'in gayri meşru çocuklarına kadar konuştuk :) Hatta bi' ara "Vah vah Prenses Katherine'in yüzü de kocadan yana bi gülmedi" muhabbetine kadar gelmiştik.



Sonrasında Kral'ın özelliksiz ofisini görüp, eh buralara kadar gelmişken bir Partizan stadı görelim dedik. Önce yol üzerindeki Kızılyıldız'ın stadına uğradık, daha sona ise 250 metre yakınındaki Partizan stadına. Partizan'ın stadı ne yazık ki öğlen 3'e kadar ziyarete açık olduğundan yetişemedik. Bu arada "statların bu kadar yakın olması sıkıntı olmuyor mu" diye sorduğumuzda bizi götüren Sırp arkadaş aynı anda maçlar olduğunda çok sayıda polis arayı kapatıyor dedi ama yine de hayli sakat durumlar yaşanıyordur muhtemelen.

Kızılyıldız Stadı

Akşam da, görünüşe göre bizim Cihangir-Nişantaşı karışımı olan bi' semte gittik. Hemen hemen bütün mekanlarda Barcelona-Milan maçı vardı. Bizde bile bu kadar çok maç yayınlayan bar bulamayız sanırım. Üstelik konseptlerine bakınca maçla oldukça alakasız da kalıyorlardı :)

Neyse, buradaki mekanlar çok güzel ve ferahtı fakat yine geceyarısından önce kapanma kuralına maruz kalmışlardı. Sanırım Belgrad'daki eğlenceyi baltalayan en büyük sıkıntı da bu durum, ve gece 10'dan sonra alkol satışının yasaklanması. Bu arada orada da tıpkı bizdeki gibi kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklayacaklarmış ama bi' kız bana, "Türkiye'de de böyleymiş, ama Türklerle biz aynıyız, bu kurala onlar da uymaz Sırplar da uymaz ki, mümkün değil!" dedi. Ben de paşa paşa uyduğumuzu söyleyince çok şaşırdı :) Aslında normalde Belgrad'da göründüğünden daha çok kısıtlama var her konuda ama onlar sürekli "Boşversene burası Sırbistan" diyip her türlü kuralı çiğniyorlar.

Gezeceğimiz son gün olan Çarşamba günü de, şehrin sanırım en güzel binası olan meclis binası gittik. Rehberimiz yine Osmanlı İmparatorluğu hikayelerini anlattıktan sonra bize içeriyi gezdirdi, oturumların yapıldığı salona bile gittik. Salonun en önemli ve bence en ilginç özelliği, yukarıdaki kolonlarında Yugoslovya insanını temsil eden altışar tane kadın ve erkeğin portresinin bulunması. Makedon, Hırvat, Sırp, Karadağlı, Boşnak ve Slovenyalı yerli halkları temsil eden resimler bir Hırvat ressam tarafından çizilmiş. Bi arkadaşımız gevezeliğine neden Sırp olanı hariç bütün kadınlar ağlayacak gibi bakıyor ve erkeklerin hepsi neden bu kadar sinirli diye sorunca, aslında rehberimizin de bu durumda bir kasıt aradığını anladık. Kendisinin ilk teorisi, resmi çizen kişinin Hırvat olması. Orada Hırvatlar ve Sırplar her ne kadar birbirlerini çok sık ziyaret etseler de aralarında yine de belirgin bir çekişme var. Bu yüzden Hırvat ressamın diğerlerini masum gösterirken Sırp kadını bilerek kızgın gösterdiğini düşünüyor. Diğer söylediğine göre de, vekiller de bu durumun farkındaymış ama meclisteki herhangi bir şeyi değiştirmek ya da üzerini boyamak yasak olduğu için şimdilik kimse buralara dokunmuyormuş. -Bu arada meclisin salonunda Gossip Girl izleniyordu, ben de rehbere neden bunu izliyorsunuz diye sordum ama çok utandı ve galiba birinin hatası, unutmuşlardır falan diyip hemen televizyonu kapattı :)





Meclis'ten çıktıktan sonra Belgrad'ın en eski sokaklarından olan Skadarlija'ya gittik. Burası, zemini tamamen eski, doğal taşlardan oluşan, sağında solunda çok şeker restaurantlar-barlar olan ve trafiğe kapalı bir sokak. Aslında çok küçük ama sanırım Belgrad'da gördüğüm en güzel yerdi.

Sokağın sonunda böyle tabelelar vardı :)

Burdan çıkıp biraz ilerideki bir birahaneye, "böğürtlen birası" içmeye gittik. Ben çok fantastik bi' şey beklerken hayalkırıklığına uğradım tabii, tadı oldukça kötüydü. O yüzden nacizane tavsiyem bira yapma işini Belçikalılara, şeftali birası yapmaları için bıraksınlar, Sırplar sadece pizza yapsın.

Sonrasında akşama kadar vaktim olduğunu farkedince tek başıma dolaşmaya çıktım. Zaten artık Belgrad'da turist gezdircek kıvamdayım :) Tekrar Knez Mihaliova caddesine gidip birazcık alışveriş yaptım.

Ve son olarak farewell partimizde, nehir kenarında bi bardaydık. Aslında daha çok pub gibiydi. Herkesle biraz sohbet ettik, ben arada Benfica-M. Utd maçına göz atmak için sıvıştım, en son da vedalaştık ve ayrıldık. Eve giderken de şu leziz yoğurtlu pizzamızdan son kez yedik.

Ertesi gün buluşup havaalanına geleceğimizde ise Belgrad bize çok güzel bir şekilde güle güle dedi, pizza yemek için oturduğumuz bi' yerdeki aşçı zamanında uzun yıllar İstanbul'da yaşayan bi' Sırp çıktı. Öyle ki hiç unutmamış Türkçeyi, bütün tariflerimizi ve söylediklerimizi tek seferde anladı, Türkçe biraz sohbet ettik. Sonunda da "yine bekleriz" diyerek uğurladı bizi :)

Diğerleri ne düşünüyor çok bilmiyorum ama ben çok sevdim hem Belgrad'ı hem insanlarını, ayrılmak istemedim desem yeridir. Evet şehir belki çok albenili değil, ama rahat, yaşanası ve kendini fazlasıyla özlettiriyor!

Birkaç minik not:
*Belgrad'da Türk dizileri Gümüş, Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu ve Hanımın Çiftliği çok revaçta :) Aslında dizilerin yanı sıra bu romanların çoğu da Sırpçaya çevrilmiş biçimde kitapçılarda satılıyor! Yalnız bi' kız bana Aşk-ı Memnu'yu kastederek "çok ayıp bir dizi o" dedi  :) Ben de onun klasik bir Türk romanından uyarlandığını, romandaki aşkın daha saf olduğunu ama biz Türklere göre de oldukça yanlış olduğunu falan anlattım. Bu arada içlerinde nedense en sevileni Gümüş.

Yaprak dökümü :)
*Yiyecek ve özellikle içeceklerin ucuzluğu bizi bizden aldı! Şebeke suyu çok temiz olduğu, hatta şehirde beş metreye bir konuşlanmış çeşmelerden bile su içildiği için hazır sular bize göre pahalı ama bira koladan ucuz mesela :) Yani Euro'ya çevirisek su 0.3 Euro, bira 0.7 euro, kola ise 1 Euro falan.

Tabii biz ucuz diyoruz da, onların standardına göre yine de pahalıymış bunlar. Mesela Mc Donald's da bizden sadece 1-2 lira yüksek olmasına rağmen insanlar pahalı bulduğu için pek ilgi görmüyor.

*Neredeyse her evde Türk kahvesi var, hatta bizden daha çok içiyorlar ama yöntemleri farklı. Önce suyu ısıtıp sona kahveyi döküyorlar üstüne, üstelik kocaman kupalarda içiyorlar! Ben de bi' akşam dayanamadım, çekilin bi' kenara diyip Türk kahvesi yaptım şöyle bol köpüklü :) Kahvenin hikayesini, görücü usülünü, hatta sevgilinin kahvesine şeker değil tuz koyarak nasıl bir eş olacağını test etme hikayesini bile anlattım :) Türk kadınlarının çok zeki olduğunu söylediler :p

*Otobüslerde, ömrümün sonuna kadar anlamayacağım bi' sistem var ama ben o kadar söylendim ki buna iki ay sonra değişcekmiş sanırım. Neyse, otobüs durağa geldiğinde bütün kapılar açılıyor, herkes her kapıdan binebiliyor ve biletlerini okutmak için arka taraflarda da makineler var. Onlarda bizdeki gibi kartlı sistem yok da ellerindeki kağıtlara makinelerde delik açıyorlar sadece. E peki şöfor bunu yapıp yapmadıklarını nasıl görüyor derseniz.. Görmüyor. Sözde 'kontrol' denen insanlar var bunlar ara sıra otobüse binip tek tek herkesin elindeki bilete bakıyor, sonra da bunu not ediyor. Ben genelde arabayla gidip geliyodum otobüsü pek kullanmıyodum ama, otobüse toplamda 20 kez bindiysek, ben iki kez falan rastladım kontrole. Ve kontrol gelmeden biletini okutan insan oranı %5 falandı galiba!

2 yorum:

  1. Biranın ucuzluğu beni de benden aldı lan

    YanıtlaSil
  2. Ben bi sırp birası içmiştim makedonyada, biraz pahalıydı o 2-TL :) , Bomontiden bile güzeldi o kadar diyorum.

    YanıtlaSil